22 Ekim 2011 Cumartesi

Wake me up when October ends

'Onlara terör örgütü demekten bile acizler!'

'Sen hiç mangalarca asker öldüren terör örgütü gördün mü? Düpedüz savaş bu!'

'Allah bütün Kürtlerin cezasını versin. Cumhuriyet döneminde kazımalıydık köklerini!'

'Ben de Kürdüm.Böyle gelecek dile de, özgürlüğe de, ülkeye de lanet olsun!'

'Kürtler bu ülkede zulüm gördü!'

'Bu ülkede sadece Kürtler değil herkes zulüm gördü!'

'İntikam!' 'Savaş!' 'Hadi! Daha neyi bekliyoruz!'

'Tek yol barış!'

'Vatan haini!!!!'

'Faşist!!!!'

Vızır vızır bu cümleler geçiyor kafamın üzerinden.. Hepsi de ateş gibi öfke yüklü. Küçükken gürültüyle bir uçak geçtiği zaman ben hemen gözlerimi yumar, ellerimle kulaklarımı sımsıkı kapatırdım. Gürültünün bitmesine yakın 'Geçti mi?' diye sorardım. Şimdi günlerce gözlerim kapalı ellerim kulaklarımda korku içinde bekleyeceğim belli ki.. Bu soruyu sormayı ümit ederek, bir an evvel...

'Geçti mi?' diyeceğim... 'Halletti mi tepedekiler meseleleri her neyse? Bin yıllık meselede döküldü mü eteklerde ne varsa yere? Birleşmeye karar verdi mi nihayet Türklerle Kürtler bu oyuna karşı? Kazıyacak mıyız hep beraber köklerini; doğmamış bebeklerin, masum çocukların, kadınların katillerinin? Kana susamış insanlara hep beraber dur diyecek miyiz?'

'Evet' diyecek bir ses.. 'Evet, geçti.'

'Biliyordum' diyeceğim. 'O gün albayrağa sarılı bir şehidin cenazesinde, hem Türkçe hem Kürtçe ağıtlar yakılmıştı. Benim gördüğümü herkes görmüş demek ki... Çok şükür...'

17 Ekim 2011 Pazartesi

Nile Teşekkürle..

Pazartesi sabahları koştura koştura işe giderken ben, oturmaya fırsat bulduğum kısa ve değerli anlarda Nil Karaibrahimgil'in yazılarını büyütüyorum iki parmağımla. Hızlıca içime çekip, geniş zamanlarda sindiriyorum o cümleleri. Bunaldığımda, bunu kendiliğinden görüp camı açan biri gibi, sıkıldığımda 'hadi kalk seni bi yere götürücem bayılıcaksın' diyen bir ses kadar müjdeli kelimeleri.. Her yazısını ilk kez gördüğüm tüm Pazartesi sabahları ve bazılarını dönüp dönüp tekrar okuduğum tüm anlar için...

Her daim savaşçı ve mücadeleyi elden bırakmayan bir kadın olmak için ille de antipatik bir feministe dönüşmek gerekmediğini gösterdiği, aşkı baş tacı ettiği ve sevdiğini değiştirmeden sevmenin güzelliğini bilip paylaştığı için...

'Sert basan tuşlar gibi' sözlerini yazdığı için.. (Bu cümle olmasa onu kimbilir ne zaman sonra birşeye benzetecektim.)

Zıp zıp zıplatıp, sloganlar attırdığı için.. Yakında gelecek 25. yaşım için şimdiden 'iyi ki doğdummmmm mmm mmmmm' yaptırdığı için..

Durumun kendisinden daha komik gülüşü için...duruşu için... söylediği, söylettiği herşey için...

Teşekkürler Nil. İyi ki doğdun. Yeni yaşında da kalbinin ışığı dilinden yansısın..

Sevgiler,
Merve

24 Eylül 2011 Cumartesi

Aşkın Adresi

-Ey aşk nerdesin?
+Burdayım Hocam!
-Güzel yerdesin!
+Sağolun hocam!
-Sen her yerdesin..
+Anlamadım hocam?
-Tamam da nerdesin?
+.... (fatal error)*

Aşkı arama yolunda sık sık error veririz. İnsanın kusurlu bir varlık olduğu düşünülürse aslında bu normaldir. Ama biz bunu pek kabul etmek istemeyiz.Bilinçaltımızda veya açık açık kafamızın içinde büyük aşkımıza hemen ulaşma arzusu vardır. İdeal olana ideal biri olmadan ulaşılmadığından, ideallesme yolunda rötüş yemeyi kabul etmek ve bunu olay yapmamak gerekir. Bu yüzden bir ilişki yaşarken ya da aşkı ararken tökezlememiz veya basbayağı yuvarlanmamız, yara bere içinde kalmamız normaldir.  Ama biz bunu hep büyütür ve çok fazla üzülürüz.

Aşk inat gerektirir. Ve değişime direnmemelidir. Onun kurallarını öğrenirsen sana her yerde kendini gösterir. Bazen bir konser bileti kuyruğunda, bazen kolun kırıldığında gelen 'geçmiş olsun' mesajında, bazen de 'Burda ne kadar oldu senin?' diye gelen soruda saklıdır. Ah 'mon amour', beklenmedik zamanda geldiğinde ne kadar da tatlıdır... Şıp diye gündemin değişir.  Sanki biri gelmiş, kafanın içindeki herşeyi elinin tersiyle yere devirmiştir. 'Ondan önce ne düşünüyordum ben?' sorusu cevapsız kalır. Sonsuza kadar onunla o ortamda kalmak istediğini farkedip bunu dünyanın en normal isteği gibi görürsün. Çünkü birazdan onun yanından ayrılacak ve canın yanacaktır.

Aklın hep onu tekrar görmeye odaklanırken ve ondan da aynı ışığı alırken sen geçmişini yavaş yavaş geride bırakmaya başlarsın. Ondan önceki hayatından öğrendiklerini çantaya atıp, ağırlık yapmaktan başka işe yaramayan fazlalıkları çöpe atarsın.Ve elin güvendiğin bir avcun içinde yeni bir maceraya doğru yola çıkarsın...

Ünlü düşünür Sibel Can'ın da dediği gibi 'Bence talih, bence şansın bir de aşkın adresi yok.' Talih ve şansı bilemem ama bence de aşkın adresi yok. O her yerde..

- Tamam da nerde?

Bzzzzzzzz... (error)




* Twitter'dan çok zeki bir arkadaş.

16 Eylül 2011 Cuma

Semt Sakini

Karadenizli bir emlakçının türlü açıkgözlüklerle bana ilk baktığım evi kiraya vermeyi başarmasıyla platonik olarak sevdiğim ama acaba orada yaşar mıyım diye aklımdan bile geçirmediğim bir semtin sakiniyim artık..

Tabi ki hiç sakin değilim...

Zıp zıp zıplıyorum :)

Gelişimin de sakin olmadığı, eski komşularımın 'Bişey gidiyo' dürtüsüyle camlara doluşmasından, yenilerinin de benzer ilgi ve merakla 'yeni kiracı sizsiniz heralde' demesinden belliydi...

Velhasıl yerleştik. Aslında yerleştik iddialı bir kelime olur, sadece yetersiz sayıda olan eşyalarımızı apartman dairesinden içeri soktuk diyelim. Benim taşınmadan önce üstünkörü yaptığım temizliği saymazsak evin çok ciddi anlamda temizliğe ve beyaz eşya dahil olmak üzere bi sürü şeye ihtiyacı var. Ama neyse. Zamanla hallolacak şeylerden bahsedip kelimelerimi harcamayacağım.

Asıl konu şu ki...

Oolum bu mahalle çok bomba lan!!!

Valla...

Burda bir kafeler var..
İnsanlar yemek yemeyip kitap okuyo..
Yani yemek te yiyolardır heralde ama kitap okumak için kaldırımın üstündeki kafeye ait masalarda baya baya oturuyolar..
Gözlerimi hemen kaçırıyorum onlardan.
Bi kitabı ortalama iki ayda bitirdiğim düşünülürse sanırım bu kadar entelliğe henüz hazır değilim.

Bir çarşısı var...
Kasabı, manavı, fırını falan var
Tamam bunların soyları zaten tükenmedi ama bu kadar yakın olmaları bir şirin bir şirin anlatamam..
Allah kazançlarını arttırsın..
Her yanlarından geçişimde 'hayırlı işler' diyesim var..

Bizim sokağın başında kocaman merdivenler var.
Yanlarında hep eski evler..
Kardeşim geçen gün o merdivenlerde eski bir evin önünde katolog fotoğrafı çeken insanlar görmüş.
Hani şu ellerinde kocaman tepsi gibi beyaz şeyler tutan tiplerden..
Buranın yerlilerinden bir teyze de 'O eve fazla yaklaşmayın pireli o ev' demiş.
Bunlar tırsıp gitmişler :)

Az ötede kilise var.
Çan sesini ve ezan sesini aynı anda duyuyorum.
Abartıyo muyum bilmiyorum ama bana Bozcaada'yı ve Alaçatı'yı hatırlatıyo burası..

Denizi de var çünkü.. Köşeyi dönünce karşına deniz çıkıyo.
Anasını sattımının durağında bile şahane bir boğaz manzarası.

Ah bizim evde de olaydı o manzara..
Nerdeee..
Bizim daire arka tarafta. Apartman boşluğuyla diğer aparmanın arasında sıkışıp kalmışız. Napalım. Apartmana girerken kafamı 90 derece sağa çevirince ışıklı Boğaziçi köprüsünü görüyorum çok az. Bana yetiyo.. Aslında yetmiyo elbette ama yetmemesi beni üzmüyo öyle diyelim :)

Apartmanımız da bi değişik.. Kapıdan girince bayağı bi yol yürüyorum merdivenlere doğru.. Asansör yok. Kafamı kaldırıp yukarı bakınca nerdeyse bütün daireleri görebiliyorum.

Alt kat komşumuz müzisyen. Grup Gündoğarken grubunun üçte biri. Ben daha görmedim. Görmek önemli değil zaten de umarım evde müzik yapıyodur. Zira o 'Ankara'dan abim gelmiş' diye başlasa ben 'Evdeeeee bir bayram havasıııııı' diye çığırmaya hazırım.

Umarım sevgili sevdiklerimi beni bir an önce ziyarete gelmeleri için yeterince davetkar bir yazı olmuştur. İstanbul'u hiç sevmeyen kuzenim bile burayı çok sevdi. Ayıp yani ;)

9 Eylül 2011 Cuma

Kısa kısa...

İnsanın kendi bildiği yolda yürümesi kadar şahane ve yalnız bir duygu yok.

Sıcak havayla soğuk hava çarpıştığında yağmur yağması gibi hem sevip hem nefret ediyorsan sürekli ağlarsın.

Birini en son görüşümüzün gerçekten onu son görüşümüz olabileceğini o anda hatırlasak keşke.. Belki birkaç güzel şey daha söyleriz.

Beni üzmeye teşebbüs edeni gönül ülkemden sınırdışı ediyorum. Üzmeye teşebbüs ağır suç.

Başınızın üstüne koyduğunuz insanları dikkatli seçin ki ilerde tepenize sıçmasınlar..

'Ne bildiğin değil nasıl düşündüğün önemli' tam birşey olmuyor diye üzülürken gördüğüm bilboard.

Hayat nihayetinde size istediğinizi verir. Onun sunduğu suretlere hayır demedikçe asılları gelmez.

Gülerken gözgöze geldiği kişiye göz kırpan insanlar. Yalvarırım yapmayın bunu. Bakın ne çok göz dedim sizin yüzünüzden.

Ayaklı bombalar gibiyiz her birimiz.. Öyle bir güç içimizdeki.

'Hem gitmek hem de kalmak istemek.' Bu duyguya bir isim bulmalı.

Masadaki tuzluğa uzanır gibi uzan ve al o hayali. Lezzet gelsin hayatına..

Kanuni sevmiş, Hürrem sevmemiş. Kanuni sevildiğini zannetmiş, Hürrem sevildiğini bilmiş. İşte aşkın kanunu.

Hem başkalarına benzemeyip hem de başkalarından kaçmıyorsun ya senin olman yakındır.

Ateşin kırmızısıyla denizin mavisinin karışımıdır mor. Delirirsin mor giyersin düşünürsün hep mor.

Yaratmak göremedeğimiz gücün meziyeti. Biz en fazla üretiriz yaratıcı denmez bize..

Ayrılık acısını bi büyük nutellayla geçiren kadınlar için şarkı yazılmasını talep ediyorum. Rakı için yeteri kadar yok mu?

Şu hayatı dibine kadar yaşayan insanlar utanması olmayan insanlar.

İşin içinden çıkamadığım durumlarda örnek aldığım 5 kadını düşünüyorum. Hepsi fikir veriyor, birini benimsiyorum. Sonuç her zaman başarılı.

İnsan her daim 'yapım aşaması'nda ve her bir aşaması sanat eseri. Güzel görmeyi bilirsen.

'Canın Sağolsun' sadece Türkçe'de olan ve ağızda şeker gibi dağılan bir cümle. Elini omzuna atmış arkadaş gibi..

Aşk egolar üstü bişeydir. Egonu verirsin aşkı alırsın.

Bazı insanlar yetersizliklerini utanmazlıkla kapatıyor. Ve zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışırken bayağı görünüyorlar.

Sabretmek kocaman bir aksiyondur.

Tanrının bir eli var büyük büyük konuşan insanların ağzına patlatan.

Türkçe konuşurken arada İngilizce kelime kullananların hem Türkçe hem de İngilizce konuşmaktan aciz olduklarını düşünüyorum.

İyinin ve kötünün bir arada olduğu bir ortamda iyiler zamanla kötüye evriliyor da kötüler ne hikmetse iyiye dönüşmüyor..

Büyümenin bir göstergesi de içinize sinmeyen şeylere eskisi gibi itiraz etmemektir, edememektir.  Yutmaktır, yorgun hissetmektir.

Beklenmedik bir ölüm haberi almak trafikte kırmızı ışıkta durmak gibi. Yolunda giderken bir durursun, sonra sarı yanar, toparlanıp yola devam...

Başına gelen herşeyi fırsata çevirmeyi bil. Yoluna taş koyuyorlarsa mesela koy o taşları üstüste çık en tepeye.

Bence dünyanın en komplekssiz dolayısıyla süper güçlü insanı hiç yalan söylemeyen insandır. Ama hiç. Beyazından bile.

Seni sevmeyi bıraktım. Ben hafifledim, sen kalmadın. Al işte herşey beyinde 'biter'.

Can sıkkınken dosta düşmana iyi görünme belasıdır bu dünyayı son tahlilde çekilmez yapan..

Bir insan 7sinde neyse 70inde de o oluyorsa o insan boş bir ömür geçirmiştir.Yeni birşey denememiştir, rutin yaşamıştır. Sıkıcıdır velhasıl...

İlahi adaletin tecellisi senin beddua senaryondan iyi çalışır o yüzden beddua değil sabretmeni öneririm.

Ya teori pratikteki bokluklara yer vermiyor ya da pratik teoriye saygı duymuyor. Başka türlü neden ikisinin arasında bu kadar uçurum olsun ki?

Bazı insanların aşk acısı yavşaklığından utanıyorum.

Milyonlarca yıldır güneş sabah doğup akşam batıyor. Koskoca dünyada bile böyle bir rutin varken insanların aksiyon araması yersiz bence.

Önemli olan başınıza ne geldiği değil, ona nasıl tepki verdiğiniz. Benzer olaylara farklı tepkiler verin farkı farkedeceksiniz.

Bazı insanlar o kadar hesap kitapçı ki hesap makinama kol bacak taksam onlara benzer.

Birşey olunca değil sen olunca değişim başlar.

İyilik yapın sabredin iyilik yapın sabredin ve sonra muhteşem bişey olsun.

Kendini ifade etmeyi tamamlayan tek şey mimik. O yüzden yazıyla iletişim limitli kalmaya mahkum :)

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir hayale dair...

Bir hayal kurmuşsun.
Önce ona doğru cesaretle adım atmış,
Sonra onun için emek harcamış,
Ve kalbini hep temiz tutmuşsun.

İnanmışsın,
Yoluna taşlar, kayalar çıksa da
Aldırmamışsın..

Bazen moralin bozulmuş
Yalan değil ha
Vazgeçecek olmuşsun

Sonra gene ne olduysa olmuş
Ufacık bir işaretle
Hayaline yeniden tutunmuşsun

Bazen sıkı sarılmış,
Bazen boşvermiş gibi davranmış
Ama aslında hiç bırakmamışsın.

Afferin kız ne iyi yapmışsın :)

Şimdi gözlerin dolu dolu bakabilirsin o 'Congratulations' kelimesine..

Kale kapısı göründü.

Yolun bitmek üzere...

Az bir zaman sonra ardına kadar açılacak sana kapılar..

Gururla geçeceksin..

Destek veren herkese teşekkürle...

Minnetle..

Ama en çok ta kendine...

Çok hakettin sen bunu be :)

12 Ağustos 2011 Cuma

Yok mu biri?

Bayanlarda evlenme tavan yaşının 25 olduğu, 26 yaşında evlenen bi kız için 'ehh zaten zamanı gelmiş yauvvv' denildiği, 27 ve üzeri bir yaşta evlenenler içinse yorumun dahi yapılmadığı bir ilçenin evladıyım. Şanlı 24 yaşımın son 3 ayında çanlar kimin için çalıyor dersiniz?

Yukarıdaki kurala harfiyen uymuş birkaç yakın arkadaşım, bir adet kuzenim, ve benim tanımadığım ama ne hikmetse ailemin yakın çevresini oluşturan bütün ailelerin kızları bu kuralı uyguladı. Sahneden çekildi. Şimdi tüm spotlar bende.

- Sendeyiz Merve!

+Hımmm.. Yani şöyle.. Şimdi biri yok ama..tabi olur heralde ilerde.. evlenirim...

- Sesin az geliyo Merve!

+Hımmm.. Yaa yok diyorum işte biri.

- Doğru söyle vardır senin!

+ Allah allaahh.. Doğru söylüyorum.

-.......(Manalı sessizlik)

+ Olsa söylerim beya yok!!!

- Niye????

Yaa ne demek niye? Cüzzamlıyım da ondan töbe estağfurullaah...

+ Bilmem. Kısmet bu işler... Bakıyoruz...

Uzun ilişkilerin insanı değilim ben. Elime yüzüme bulaştırıyorum. Ama çelişkilerle dolu her kadın gibi evliliği destekliyorum. İçten içe gerçek aşka inanıyorum sanırım. Ama böyle bişey var mı, kaç kişi gerçek aşkım dediği biriyle evlenmiş, o insan beni bulur mu bilmiyorum. Ted Mosby gibi 'doğru kişi' odaklı bi tipim yine de. Sabır gösterebilirim. Ama o insanla tanışmak sezonlar sürebilir :) Ve How I Met Your Mother'ın 6. sezonu kadar sıkıcı bir süreçten geçebilirim... Neyse göre...

- Merve anneanen hatta. Yok muymuş biri diye soruyo... Vardır onun diyo...

+ (Anam!!! Noluyoruz!!!!!)

Anneannem: Kızım hiç mi göz kırpmıyosun?

+ :D Anane göz kırpmayla olmuyo o işler!!!!!

Anneannem 16 yaşında evlenmiş, kızları 19. Ben şimdi ona evlilik için geç kalmak diye bişeyin olmadığını, kadınların eskiye göre geç evlendiğini, hatta bazılarının hiç evlenmediğini söylesem hiç birşey ifade etmez. Bi kere denemiştim.

-Anneane herkes evlenmiyo belki ben de evlenmem.

+ Delirdin mi sen??? Dünya yüzünde görülmüş şey mi???

Anneanneler zaptedilemez. Dünya yüzünde görülmemiş bişey söylediğinizi iddia edip sizi anında sustururlar. Siz kendinizi 'Lan ben ne dedim?' diye sorgularken bulursunuz.

Şimdi Bayram geliyor... Challenge çok büyük :) Akraba ziyaretlerinde hoş beşli iki muhabbetten sonra konu oraya gelecek biliyorum. Ama bu sefer guardımı alıp önceden konuşma hazırlayarak gidicem.Bana o soruyu soranları çenemle intihara sürüklemeyi planlıyorum. İş ve özel hayatta evliliğin yeri, günümüzde evlilik hala yaşayan bir kavram mı, evlilikte yeni trendler, kadınlar artık kariyer diyor, hem çocuk hem kariyer yapmak ütopya mı gibi konuları karıştırıp kendimin dahi hiç birşey anlamayacağı bir cevap vereceğim. Ha ha hepsini geri pürkürtüceeem!!!


de tabi anneanne hariç :)

Ben çapımı bilirim..

Anneanneyle aşık atmayı geçiniz..

Ben diğerlerine sesleniyorum:

The Others;

Challenge accepted!

by

Merve Mosby




10 Ağustos 2011 Çarşamba

Please enjoy


Bu klibinde neden sürekli koştuğu sorulunca Mirkelam 'Yönetmen koş dedi ben de koştum' demiş.

Benim de; hayatın bir koşturma olduğundan, bizim yönetmenimizin 'hayat' olduğundan ve bize sürekli 'koş' dediğinden, aslında Mirkelam yürüse klibin daha güzel olacağından, koşarken çok salak göründüğünden, o yüzden paralel düşünürsek bizim de koşmamamız gerektiğinden, yolculuğun ve manzaranın tadını çıkararak hayat denen yolculuğu sürdürmemizden, koşanın da yürüyenin de final noktasının aynı olacağından falan bahseden bir yazı yazacağımı sandınız. Öyle değil mi?

Tanrım ilk başta ben öyle sanmıştım şükür ki çabuk geçti.

Deli misiniz siz? Herkes koşturarak yaşamıyor.  Bebek'teki Happily Ever After'ın sahibi Ayşe Küçüroğlu dördüncü çocuğunu doğurdu.

Ben bu şarkıyı oynak girişi ve Mirkelam'ın 95'teki yakışıklılığı hatrına paylaştım. 

Sosyal mesaj gibi bi derdim yok.

Please enjoy :) 




7 Ağustos 2011 Pazar

Antebin heemeemlaaarıııı




-Kendi memleketin hariç- dünyanın en tatlı insanları nerde yaşıyo diye sorsalar 'Antep' derim.

İki sene önce sevgili arkadaşımız Zeynep'in düğünü için gitmiştik kızlarla. Hala söyleriz, birlikte yaptığımız en güzel şeylerden biriydi. Benim de kişisel seyahat tarihimin en güzellerindendir. Bu yazının amacı hem Zeynep'e ve ailesine harika misafirperverlikleri için tekrar teşekkür etmek, hem de Zeynep ve eşinin evlilik yıldönümlerini kutlamak:) (Yanılmıyosam 2 sene önce bu zamanlardı? :))

Antep'in bana göre en unutulmayacak iki değeri var: yemekleri ve insanları...Yemekleri anlatılmaz yaşanır. O yüzden o bahse bu yazıda girmeyeceğim..Bigün gidip yiyin ve ne demek istediğimi anlayın :)

İnsanları...:) Onları biraz anlatmalı.. Nasıl desem..Kısa tutarak, çok az yorum ve bir iki gerçek diyalogla.. Çünkü onlar da tıpkı yemekleri gibi anlatılmaz yaşanacak şekilde, öyle tatlı ve yöreye haslar.. 

Bi kere, ilk önce son derece cömertler.. Cömertlik dediğim öyle bizim bildiğimiz gibi değil.. Erzurum'da üniversite okuyan kızının bütün sınıf arkadaşlarını evinde kalmalı ağırlayabilmekten bahsediyorum.. Nerden baksan 30 kişi..Evler kocaman, aileler geniş, kalpler açık, kesinlikle temiz..

Dünyanın en güzel aksanlarından birini konuşuyorlar.. Komikler ve farkında değiller.. Bu onları daha da sevimli yapıyor. Çok doğallar, dayanamayıp kelimelerine gülerseniz kızmıyorlar, ama gülmüyorlar da.. Belki biraz tebessüm.. Sonra aksanları aynen akmaya devam ediyor, siz tebessüm ediyorsunuz. :)

Biz Antep'e gitmişken Zeugma ve Urfa'yı da görelim istedik. Nasılsa 4 kişiyiz, taksiler de ucuz, hem nereler gezilir bilmiyoruz en iyisi bir taksi tutalım öyle gezelim.. Bizi Antep'e geldiğimizden beri taksisiyle istediğimiz yere götüren bir 'Cemal'imiz vardı. :) Ondan halihazırda bir fiyat almıştık. Ama İstanbulluyuz ya, akıllıyız ya gidelim bir kaç fiyat teklifi daha alalım dedik.  Yaşlıca bi amcaya rastladık fiyat istedik. Cemal'e göre yüksek bi fiyat verdi. Biz itiraz edince de o süper aksanıyla sitem etti. 'Eeee Urfa'ya gidicüüüük, Zeugma'ya gidicüüüüük!!!!'

İsyanın boyutu o kadar şiddetliydi ki hak verdik. 'Tamam amca, sen ver numaranı biz karar verip seni arayalım'. Bi durdu önce 'Kartvizitim bitti' dedi :) 'Sorun değil numarayı söyleyin telefonlara kaydedelim.' Numarayı verdi, durdu yine. 'İsminizi ne yazalım?' deyince biz artık son bomba geldi: 'Yaz!!! Mustafa Dayı!!!!'

:)))))))))
Şimdi bu insanlar çok tatlı değil de ne????

Not: Herkez değil herkeş.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Dal dal dal daradaaaaa


Sezen Aksu;
Duyguların ete kemiğe bürünmesi.
Kalbin kelimelere dağılmış hali.
Yoğun çok yoğun..
Yaza yaza bitiremedi.
Bitirmesin de..
Tamam artık tükendi üretemiyor dediler
'O kırlangıç ta mı küs bana?'
dedi.
Ses mes kalmadı.
Onun sesinden başka...

Seversin;
O 'Geberiyorum aşkından' der.
Vazgeçersin
O 'Vazgeçtim gözlerinden' der.
Unutamazsın
O 'Unutamadım gitti.' der.
Yeni bir başlangıç yapayım dersin
O 'Bu kızı yeniden büyütmeliyim' der.

Rakı içersin
Dostlar yanındaysa 'Yine mi güzeliz' olur,
Neşen yerindeyse Rakkas olur..
Canın sıkkınsa bi sürü şarkısı olur;
Kaybolan yıllar, Seni Kimler Aldı, İstanbul İstanbul olalı, Şu saniye..

İnsanım diyenin kişisel tarihi Sezen Aksu'dur.

'Bu yeterli mi?'
Hayır Sezen Aksu. Yeterli değil. Hep yaz. Hep söyle sen. Olur mu? Hııı?

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Testi meselesi

Defne öldü, 70 yaşını geçmiş bir adam hiç utanmadı sıkılmadı kendi hayatına bakmadan bir yazı yazdı. Şöyle buyurdu hazret:

'Su testisi su yolunda kırıldı.'

İnsanın böyle bir yazı yazması için belli bir aymazlık seviyesini aşmış olması gerek. O yüzden 'Bu yazıyı yazarken hiç mi düşünmedi?' sorusunu sormadım bile. Tabi ki düşünmemişti. Normal ahlaka sahip bir insanın aklına getirdiğinde bile utandığı şeyleri o, sanki bir yorum yapma yetkisi varmış kadar rahat yazabilmişti. Bir kadının geride bıraktığı anneyi, babayı, evladı, sevgiliyi düşünmeden..

Biz de herhalde buna fazla tepki vermemişiz sevgili vicdan sahipleri. Şimdi Amy öldü,  yavru testi uzmanlarımız peydah oldu. Örneklerine twitter'da rastlanabilir. Kendileri ısrarla testinin su yolunda kırılması üzerine fetvalar veriyorlar. Ne diyeyim? Allah onların kalplerini açsın. Birazcık akıl, izan sahibi kimseler tanımadıkları insanların ölümleri hakkında kötü konuşmazlar. Ha illa yorum yapmak istiyorlarsa da bi zahmet içlerinden akıl yürütsünler. Bir kadının uyuşturucudan ölmesi sonuçtur. Dolayısıyla ölümünün asıl sebebi uyuşturucu değil onu uyuşturucu kullanmaya iten olaylardır. Benim bildiğim Amy yanlış insanı sevdi ve bu yolda zincirleme hatalarla ölüme gitti. Bunun sebebi aşk acısı değil de ailesiz büyümek, şiddet görmek, sevgisiz bir ortam da olabilirdi. Görüldüğü gibi son derece insana dair dertler, sıkıntılar.. Ha uyuşturucuya mı başlamak gerek böyle durumlarda? Elbette hayır. Ama malesef bazı insanların zaafları dirençlerinden baskın çıkıyor. Başına gelen şeyle mücadele edemiyor. Aşk acısıysa bu acıdan ölüyor ama başkasını sevmeyi beceremiyor işte...

Bu yargılanan ölüm şekli insan için değil kabul,  ama bütün o acılar hep insan için. Giden biri zaten derdinden yanmış, ölecek kadar yanmış hem de..Bir mucize olsa da, arkasından yapılan yorumları duysa eminim hiç mi hiç umrunda olmazdı. Eleştiriden gelecek acı eşiğini çoktan aşmış çünkü.. O umursamazdı ama hayatta kalanlar umursuyor işte. Ben umursuyorum, sevmiyorum, rahatsız oluyorum, sesimi çıkıyorum. Onların sesini bastıramam biliyorum ama deniyorum. Birilerinin vicdanında yankı yaparım belki diyorum. Umuyorum..

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Bugünden bir diyalog..

Ben: Alo?

    X: Alo. Merhaba. Merve Sezen ile mi görüşüyorum acaba?

Ben: Evet benim?

    X:Merve Hanım ben sizi Garanti Bankası kurumsal şube adına arıyorum. Eğer vaktiniz var ise size önemli bir konu hakkında bir bilgi vermek istiyorum. Vereceğim bilgi sadece bir dakikanızı alacaktır.

Ben:Yok çok teşekkürler. Daha sonra konuşabilir miyiz? Şu an gerçekten çok meşgulum.

    X: Merve Hanım siz bilirsiniz ama vaktinizi ayırabilirseniz sevinirim. Vereceğim bilgi sadece bir dakikanızı alacaktır ve önemli bir konudur.

Ben: ............................................................... Peki dinliyorum....

    X: Merve Hanım banka kartınızın kopyalanmaya teşebbüs edilirken 
         tarafımızdan yakalandığ....

Ben: EFENDİİİMMMM????

    X: Merve Hanım size vereceğim bilginin önemli olduğunu ve sadece 1 dakikanızı alacağını belirtmiştim.

Ben:...........................................

X: Kartınız kopyalanmaya teşebbüs edilmiş olup tarafımızca duruma gerekli müdahele yapılmıştır. Kartınız iptal edilmiştir. Yeni numarayla yeni bir kart hazırlanmış olup tarafınıza en kısa zamanda iletilecektir.

Ben: Hımm... Hadi yaa... Yaavv.. Keşke baştan... Hay allah......

    X:.......................................................................

Ben:Benim yapabileceğim bişey var mı peki?

    X: Hayır Merve Hanım yok. Bilgi almak istediğiniz başka bir konu var mı?

Ben:....... Ha, yok, teşekkürler..

    X: Vaktinizi ayırdığınız için biz teşekkür ederiz Merve Hanım. İyi Günler.

Ben: Oldu yakşamlar.


  
    

15 Temmuz 2011 Cuma

1991

1991 yılına ait en net ve tek hatırladığım görüntü..

Anaokulundayım..
Önümde beyaz bir kağıda yazılmış kocaman bir ‘1991’.
İçini boyuyorum..
Yılbaşı zamanı olmalı.
Elimde rengarenk kalemlerim
91'i karşılıyorum..

Dün 13 şehit haberinde senin canın ne kadar yandı bilmiyorum ama benimki çok yandı. Konuşasım olmadı. Güzel şeylerden bahsedecektim halbuki. Sustum.. Sadece nefesim kaldı. Benim nefes almam için ölenler vardı. Nefesim ağırlaştı..
Hani rüyanda çığlık atarsın da sesini bir türlü duymazlar ya, duymadı hiç kimse içimdeki isyanı.. Kalbimin duvarlarına vurdu sesim, dışarı çıkamadı.. Kalbim ağırlaştı..
Benim kalbim atsın diye ateşe atlayanlar vardı…

 ‘13 askerden 20 yaşındaki Jandarma er Vefa Çelik…’


Benim üzerini rengarenk boyadığım yıl doğan bir bebeği şehit ettiler dün…
İçim yandı.
Renkler karardı...
Kanı damladı Vefa’nın önümdeki kağıda..
Donup kaldım.
Bebekmiş meğer daha
Kafamı kaldırıp bakamadım.
Düştü rengarenk kalemler avcumdan..
Gürültüsü kulaklarımı çınlattı.
İçim bağırdı da
Ben bağıramadım…



*Ölen tüm şehitlerimize Allah’tan rahmet, sevdiklerine sabırlar diliyorum. Hepimizin başı sağ olsun, ayrıca sağlam olsun ki buna bir dur diyecek iradeyi tartışabilelim. Hayırlı kandiller..

12 Temmuz 2011 Salı

Adın çok çirkinmiş! Çingene adı gibi!

Bi gün Üsküdar sahilde para çekerken yanıma 5-6 yaşlarında mendil satan bi kız yanaştı.

- Abla mendil alır mısın?

Ben genelde bu çocuklardan alışveriş yapıyorum. Mendil alıyorum, su alıyorum, tartısına biniyorum. Bazıları doğru bulmuyor ama ben dayanamıyorum. Ayrıca muhakkak dialoga giriyorum.

-Senin adın ne?
-Büyüyünce ne olucaksın?
-Nerde oturuyosun? gibi...

Nedeni yok, merak ediyorum. Birbirimizin aklında kalalım istiyorum..Ama birazdan bahsedeceğim olaydan da anlaşılacağı üzere ben tabiki onların aklında kalmıyorum :) Onlar benim aklımda kalıyo...

O gün yine bu tarz mendilci çocuk nüfusunun fazla olduğu Üsküdar sahildeyim... Esmer bi kız, ayağında şalvar, elinde mendiller yanıma yaklaştı.

- Abla mendil alır mısın?

Şöyle bi süzdüm. Boyu 1 metre ya var ya yok. Saçlar belki de doğduğundan beri taranmamış ama upuzun arkadan toplanmış. Bilmiş bilmiş bakan kocaman gözleri var. Gülümsedim.

'Tamam' dedim. 'İşim bitsin alıcam.' Bu arada hem beklerken zaman geçsin diye hem de gerçekten merak ettiğimden sordum.

-Senin adın ne?

Bi an durdu. Sonra gayet kendinden emin bi sesle 'Sultan' dedi.

- Sultan mı? Ne güzel ismin var...

Bi süre sessizlik oldu bu arada benim işim bitti parayı uzattım.Bu sefer o sordu:

-Senin adın ne abla?

Gülümsedim. Adımı sormasına sevindim. Güzel bir diyaloğa başlayacağımızı düşündüm.

'Merve benim adım' dedim.. Son derece mütebessim... :)

Daha lafımı bitirmeden sanki bok görmüş gibi suratını ekşiterek son sesle çığlık attı:

-Iyyyyyyyyyyyy çok çirkinmiş adııııınnnnnnnn!!! Çingene adı gibiiiiiiiiiiiii...

????????

Efendimm???

Nası yaaa???

Belki ben yanlış duymuşumdur dedim. Kulaklarım bana oyun oynuyor olabilir miydi?

- Efendim??????

Benimki yine kendinden emin:
-Adın çok çirkinnnnnnn!!! Çingene adı gibiiiiiii!!!!!!!!!!

Doğru duymuşum…Vay bacaksız!! Kıçında kaşık kadar şalvar, anne karnında biraz daha dursa zenci çıkacak haspam haberi yok gelmiş bana:

 - Adın çingene adı gibi çok çirkin..

Yok yaaa!!! Seninki ne adı pardon? İngiliz asilzadesi değil kuşkusuz... Hayır çingeneleri severim ben insan ayırmam ama yanar dönerli Sultan adı dururken benim adım niye çingene adı oluyor ve burun kıvrılıyor yaaa?? Üstelik bunu söyleyende dil pabuç, ten çikolata…

O gün mendili verip, bana cevap hakkı tanımadan basıp giden Sultan… Arkandan çok düşündüm..Allah bütün abilerine ablalarına senin özgüveninden versin. J öperim seni

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Ağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne

'Bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne,
'O olmazsa yaşayamam' demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.'

demiş Can Yücel. Güzel ruhuna selam ederim, çok canım olur kendisi.. (Bu şiirinde bi harfi eksiltip bunun üstüne yazı yazdığımı bilse kızmazdı bence. En fazla küfrederdi evet:))

Ağlanmayacaksın başına gelen şeye.. Bütün inançlarda bu sen daha güçlü ol diye. Öyle körü körüne de isyan etmeyeceksin. Etmeyeceksin işte. Başına gelen her neyse.. Nefes aldığın süre, yaşadığın anlamına geldiğine göre...Ölüceğini zannetsen de ölmüyorsun işte.. Hem öyle olsa kaç kere ölmen gerekirdi. Bi hesap etsene..
 Baktın mı hiç eline, yüzüne? Yo öyle değil, dikkatlice.. Sen evrendesin evren de sende. Seni aşağıya çeken her neyse. Bil ki bunlar sen olduğun için var. Ve sen istemezsen orda durmazlar. Toplayıp şööyle nefesini, gönderebilirsin hepsini.
'Ama... o , şu, bu...' bıt bıt bıt. Mazeretler saymakla bitmez. Sen saymayı bilmediğini farzet. 'Ama' demeye de veda et.
Bi pencere aç kendine. Biri kalkıp kapatabilir soğuk çarptı diye. Bırak hiç elleme. Kapının yanına geç o zaman sen de. Bi kağıt parçasından yelpaze yap kendine. Zor değil hiç. Katla sağlı sollu, beklerken bunalma diye. Bir bahaneyle pencereni, kapını kapatanlar sıkılıp gidince.. Sana kalacak o pencereler kapılar yine..Daha bile güzellerini görecek gözlerin. Ben bunları daha önce görmemiştim dediğin..
Sonra tadını çıkaracaksın bu güzel manzaranın..
Ancak burda artık kötü haberi vermek lazım..
Ona da alışacaksın, ve gelecek yeni bir sıkıntın.
Antremanlı olduğundan onu daha bi kolay aşacaksın.
Nasıl mı?
Ama o konusu değil bu yazının :)


Not: Bu yazıyı yazmaya karar vereli 10 günden fazla oldu ve birilerine ithaf edeceğimi hiç düşünmemiştim. Bu yazı öncelikle futbolu seven ve aşkının rengi sarı lacivert olanlar için. Herkes kadar onlar da adalet istiyor, ama nedense en çok onların canı yakılıyor. Takım tutmayan adalet herkes için geçerli, bir gün herkese lazım olur. İnsanların karşılıksız sevgileri, son saniye heyecanları, birbirlerine coşkuyla sarılmaları üzerinde bir tezgah varsa bu tek taraflı kurulmuş olamaz. Kökünü kazımak herkesin görevidir.

30 Haziran 2011 Perşembe

Ne dedin sen? Çaaaaatttt

Sevda Demirel Hande Ataizi'ne 'Ne dedin sen?' deyip o efsane tokatı attıktan bir süre sonra şöyle bir açıklama yapmıştı: Hayata bakış açım değişti!
20lik dişimi aldırdıktan 5,5 gün sonra ben de bir açıklama yapmak istiyorum: Hayata bakış açım değişmedi. Henüz bir Hande olamadım. Ama bakış açım genişledi...
Pergelimi açtım. Bir fikir buldum. Ortam düşünmek için müsaitti. 5 günden beri az yemek yiyor, az konuşuyor, normal zamanlarıma göre az dışarı çıkıyordum. Zoraki de olsa bir meditasyon ortamıydı işte. İnsanlar buna para verir. Ben içine düşmüştüm.
Yirmilik dişi bi insana benzettim bi gün.Bazı insanla arkadaşlığınız siz ondan daha iyi olana kadardır ya hani. İşte yirmilik diş tam da o arkadaşa benziyo.

O arkadaşla belli bi zamana kadar herşey normaldir. Birlikte iyi vakit geçirilir, gezilir, tozulur.O kötü zamanlarını bile bilir. Ağladığına güldüğüne şahittir. Seninle olan yirmilik dişin gibi..
Sonra bi zaman gelir. Sen yürürsün, o sana göre sabitleşir. Sen ilerlersin o ilerlemediği gibi senin de ilerlemeni istemez. Başarılarına bahane bulur, burun kıvırır. Rahatsızlık vermeye canını sıkmaya başlar. Tıpkı yirmili yaşlardan önce hiç sorun yaşamadığın, canını sıkmak için olgun yaşını bekleyen yirmilik diş gibi..
Arkadaşının bu tepkilerine akıl sır erdiremezsin. Konuşsam mı acaba dersin.. Ya da beklesem düzelir mi?Boşverirsin. Yirmilik dişin ağrırken ilaç kullanırsın, bi süre sonra geçer belki dersin..Sallamazsın.
Arkadaşın çevrene durumu yansıtır, diğerlerini doldurup senin üstüne salmayı dener. Anlam veremezsin.Yirmilik diş ağrıyı diğer dişlere verir. Onları da ağrıtmaya çalışır. Çüş artık yaa dersin.
Bi gün canına tak eder arkadaşlığını bitirmeye karar verirsin.
Aynı sebepten yirmilik dişi aldırmaya..
Arkadaşlığın bitme süreci sancılıdır.
Yirmilik dişin alınış anı da..
İkisi de gidince bi boşluk olur durdukları yerde..
Ama asla sandığın kadar değildir..
O yüzden,
dişe de,
öyle kişiye de
güle güle
demek gerekir.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Bir tane eksik dişimle bildiriyorum..

Sağlık konusunda gereksiz bir bilinç ve cesaret var bende...

Dişine implant takılması lazım dediler bi gün... (Ortadonti tedavimin bitiminde. Bu tedavi de ne kadar şarttı bu da sorguya açık... Yazının sonunda ne demek istediğim anlaşılacaktır.) Diş hekimi görevi ve pinpirikliliği gereği implant dedi. İyi hoş dedi de, onlar hep der..Normal türk insanı ne yapar? Sallamaz. Diğer tarafıyla çiğner, ne bileyim gerekirse bi eksik dişle yaşar ama o tedaviye girişmez.Benim beynim türk gibi çalışmıyor ne yazık ki..Yok duramadım, gittim çeneme çivi çaktırdım. Üstüne diş etime dikiş diktirdim. Sonra tepesine bi diş kondurttum. Bir tomar da para verdim..

Sonra bi gün burnumdan güzel nefes alamıyorum deyip doktora gittim. Bi insan burnundan güzel nefes alamadığını nasıl bilebilir ki? Yani zaten o burunla doğduysan iyi nefes alıp alamadığını karşılaştırma yapamayacağından bilemezsin öyle değil mi? Eğer burnunda çok ciddi bi sorun yoksa.. zaten çok ciddi sorun olsa seni bebekken kapıp götürürler ve tedavi ettirirler.. Her neyse.. Ben 24 yaşımda 'lan bi dakka' deyip, burun deliklerimle bir iki nefes çekip rahat nefes alamadığıma kanaat getirdim. Doktora gittim. Burnumda deviasyon, yani bi tarafa doğru kayma varmış. Doktor ameliyatla düzelir dedi.Neeeyy o zaman hemen ameliyat olmalıyım.Haydi ne duruyoruz hooop bir ki üç!!! Doktor çok ta şart değil aslında diye hık mık etmesine rağmen apar topar annemi de yanımda sürükleyip ameliyatımı oldum.

Haa bak bu çok komik.Bi gün yüz felci geçiriyorum diye nörolojiyi bastım. Doktor beni bi dizi testten geçirip, beyin tomografimi çektirdi. Çünkü yüz felci geçirmiyordum ve böyle bir panik hayra alamet değildi. Sonra beynimde minik bişey bulundu ama zararsızmış ve konuyla hiç alakası yokmuş. (O gün yüzümün sol tarafındaki uyuşmayı açıklayamadıkları için hastaneye hala kızgınım!)

Omuzlarım ağrıyo diye gidip, boyun mr'ı çektirdim, sağ omzum sürekli üşüyo yeaa diye tutturdum.. hareket verelim geçer, sıcak tut falan ı ıh.. yemedim..Yakında fizik tedaviye başlıyorum.

Bu sabah 20lik dişimi aldırttım. Daha yeni çıkmaya başlamıştı. Ve en fazla 1- 2 gün ağrısını hissetmiştim. Ama bilinçliyim ya, bu dişler diğer dişleri yamultur, çürütür, kulağını ağrıtır ya, hemen dişçiye gittim. bir iki gün ilaç kullandım. Daha ilaç tedavisi bitmeden bugün farklı bi diş hekimi tarafından cerrahi operasyonla alındı. Dişi ikiye kesip öyle aldılar. Şu an iç yanağımda dikişler var.  Ve ben hemen ayaklanıp elime tutuşturulan buz torbasıyla evin yolunu tuttum.

Cesaretimi seviyorum. Bazen durumu abartıyorum..Kendimle eğleniyorum.

Yarısı uyuşuk dudağımla sizi öpüyorum.